mezarlarınıza tüküreceğim
şimdi konu intikam olunca son dönemde aklımıza quentin tarantino gelir herhalde. yani bakın benden size bir dost tavsiyesi, bu adama bulaşmayın oğlum.. kafa derinizi yüzer, kemiklerinizi dışarı fışkırtır acımadan. en son inglourious basterds ile alman ırkından intikamını aldı. bu film gerçek bir dram üzerinden anlatılan, tamamen fantastik bir hikaye. yine detaylar, güzel müzik. ve kan vardı, böyle yanık et kokusu vardı; bunları planlarken usulca pencereden bakan güzel bir kadın vardı. olay bu. zaten kabul etmek gerekir ki hoşuma gidiyor bebeyim benim bu hastalıklı haller. hem mantıklı düşünürsek, öte dünya fikri de muallakta olduğuna göre, nazilerin cehennemi de ancak böyle bir şey olabilirdi. tarantino bundan önce de zaten kill bill serisi ile, hayatımızın orta yerine sıçan insanlara gününü göstermişti. gelinlerden hoşlanmam pek ben, ama kill bill gelini idolüm. güzel kesti biçti o kadar adamı.
yine kill bill gibi oluk oluk kan akan, kült olayım ben maksatlı bir intikam filmi daha var. machine girl. aslında ben hepsini izlemedim bu filmin. atıp tutmayacağım fazla o yüzden. ama özetle gözlerimizi ekrandan kaçırtan bir film diyebiliriz. amacı da bu. kesiyorlar herkesi. ama ben de ne yapayım eskiden beri elektrikli testere türü olayları sevemedim işte. ana fikir sanırım, japonları sinirlendirmemeliyiz. bakın buraya yazıyorum, unutmayalım bunu.
şimdi tabii kill bill ve machine girl gibi anime tadında ölüm sahneleri içeren filmlerin yanında, gerçekçi intikam sahneleriyle ünlü filmler de var. irreversible var mesela. ilk gösterime girdiğinde çok konuşulmuştu. hatta sanki özellikle seyretmeye gidip filmin yarısında söylenerek sinemayı terk eden ve fenalık geçiren eleştirel bir ekip vardı. filmde tersten akıyor her şey, kamera açısı desen oynak. oynak dediğim, o da filmin bi’ numarası aslında. işler yolundayken her şey düzgün, muntazam görüntüler. ne zaman ki olaylar sapıtıyor, çekim ekibi de dertlenip dumanlı kafayla devam ediyor filme bildiğin. bu film yanlış yolu tercih etmekle ilgili, bir de işte en başta (ya da filme göre bakarsak en sonda) başımıza gelecek kötü şeylerin farkında olmamamızla ilgili. zamanlamayla ilgili. yoldan geçen bir dallamanın hayatımızı alt üst etmesiyle ilgili. ve ortada yangın söndürme tüpüyle parçalanmış bir kafatası olmasına rağmen ben hala kadın tecavüze uğrarken alt geçide inip olaya tanık olduğu halde kaçıp giden o insanı düşünüyorum. bu filmin “hardcore” sahnesi benim için oydu. irreversible gibi, “sevdiğimiz insana zarar verirlerse” fikri üzerinden yine, eskilerden the crow var. bir kargayı üzerseniz, iki karga olur. öyle bir durum. lise döneminin sarsıntılı ergen hallerine en güzelinden eşlik etmiş sıkı bir film bu. şu an bile hala duvarıma asabileceğim kadar güzel sahneleri vardı. buraya not düşeyim bu filmin müzikleri ayrı bir güzeldi. müzik evet, müzikal şeyler de var.
sweeney todd the demon barber of fleet street gibi. sokağın acımasız berberi. adam sadece mutlu olmak istiyordu yemin ederim. neler yaptırdınız lan. bu filmin en sevdiğim sahneleri, şu usturalara olan delicesine aşkı anlatan kısım, my friends'i söylüyor johnny depp ve helena bonham carter birlikte. seviyorum; çünkü o sahnede, olayların düzelmesini engelleyen durum olan, başka bir aşk da konu ediliyor. masal gibi film. tim burton denince zaten genelde hissiyat bu. tekrar gerçekçi filmlere dönelim.
mesela oldboy, ben bu filmi yeni izledim. kafam karıştı. huzursuzluk verecek kadar çok şey anlatıyor. üzücü bir film. izlemesi zevkli. sahneler güzel. bağlantılar derin. ama özetle, oldboy bir intikam filmidir, bunun hepimiz farkındayız herhalde. temelde tabii ki ahlak, suç ve ceza tartışması yapıyor. ağzımıza sıçıyor lan. yemin ederim o an çaktırmasam da ben çok kötü oldum beybi. bakın, yine de çok derin düşünmezsek; bu filmden öğrendiğimiz şeylerden biri her zaman iyi bir plana ihtiyacımız olduğudur. ikinci önemli nokta ise, kendinizi her olayda tamamen suçsuz sanmanın, sonrasında “hay dilim kopsaydı da demez olaydım” tribine girmenize sebep olacağı. anladınız bence ne demek istediğimi. bi’ durun bi’ düşünün oğlum. yeterince düşünürseniz zaten, düşmanınızın aklını alırsınız. bu filmde de olan kesinlikle bu. literally.ama hep böyle sarsıcı değil ama bu tarz filmler. eğlencelisini de çekmişler. 1989 yapımı she-devil diye bir film var mesela. hatırlayacak mısınız bilmiyorum ben bile hatırlamıyorum şimdi doğru düzgün. şişman bir kadının başka bir kadın yüzünden terk edilmesiyle gelişen olayları konu alıyordu. enteresan bir filmdi aslında tekrar izlemek istiyorum. oyuncular da iyi. roman uyarlamasıymış. aklınızda bulunsun bu.
bunların yanında izlemediğim ancak bahsetmek istediğim birkaç film var. 1978 yapımı i spit on your grave (day of the woman) bunlardan biri. vahşet. birkaç adamın tecavüzüne uğrayan bir kadının kendini ifade etmesi üzerine. yani ama ciddi anlamda bunun üzerine, tecavüz ve katliam sahnelerinden oluşuyor okuduğum kadarıyla. intikam ve intikam, yani. bunun gibi başka bir film de, the last house on the left. bunu da izlemedim. sakin ve olağan bir ailenin intikam hırsı ile gözünün dönmesi ile olaylar gelişiyor diyebilirim. bildiğim kadarıyla bu bahsettiğim iki filmin de yeni uyarlamaları çekilmişti/çekiliyor. izleyen anlatsın onları da. beklerim. hem daha bir sürü film var böyle, aklınıza geliyorsa onları da hatırlatın hatta yeri gelmişken.*
ben de şimdi bu kadar lafın üzerine, yeri gelmişken bir hikaye anlatayım.. geçen gün yolda yürüyorduk özgeyle. “düşünürsek aslında”, dedim; “belki bi’ on yıldır neredeyse bütün bu olan bitenin suçlusu o”.
“haklısın”, dedi.















