Cumartesi, Ekim 03, 2009

mezarlarınıza tüküreceğim

intikam filmlerinden bir süredir bahsetmek istiyordum. öyle “hadi listeleyelim” heyecanıyla değil ama bu da bir nevi liste olacak. sırasız. ve belki spoiler filan.

şimdi konu intikam olunca son dönemde aklımıza quentin tarantino gelir herhalde. yani bakın benden size bir dost tavsiyesi, bu adama bulaşmayın oğlum.. kafa derinizi yüzer, kemiklerinizi dışarı fışkırtır acımadan. en son inglourious basterds ile alman ırkından intikamını aldı. bu film gerçek bir dram üzerinden anlatılan, tamamen fantastik bir hikaye. yine detaylar, güzel müzik. ve kan vardı, böyle yanık et kokusu vardı; bunları planlarken usulca pencereden bakan güzel bir kadın vardı. olay bu. zaten kabul etmek gerekir ki hoşuma gidiyor bebeyim benim bu hastalıklı haller. hem mantıklı düşünürsek, öte dünya fikri de muallakta olduğuna göre, nazilerin cehennemi de ancak böyle bir şey olabilirdi. tarantino bundan önce de zaten kill bill serisi ile, hayatımızın orta yerine sıçan insanlara gününü göstermişti. gelinlerden hoşlanmam pek ben, ama kill bill gelini idolüm. güzel kesti biçti o kadar adamı.

yine kill bill gibi oluk oluk kan akan, kült olayım ben maksatlı bir intikam filmi daha var. machine girl. aslında ben hepsini izlemedim bu filmin. atıp tutmayacağım fazla o yüzden. ama özetle gözlerimizi ekrandan kaçırtan bir film diyebiliriz. amacı da bu. kesiyorlar herkesi. ama ben de ne yapayım eskiden beri elektrikli testere türü olayları sevemedim işte. ana fikir sanırım, japonları sinirlendirmemeliyiz. bakın buraya yazıyorum, unutmayalım bunu.

şimdi tabii kill bill ve machine girl gibi anime tadında ölüm sahneleri içeren filmlerin yanında, gerçekçi intikam sahneleriyle ünlü filmler de var. irreversible var mesela. ilk gösterime girdiğinde çok konuşulmuştu. hatta sanki özellikle seyretmeye gidip filmin yarısında söylenerek sinemayı terk eden ve fenalık geçiren eleştirel bir ekip vardı. filmde tersten akıyor her şey, kamera açısı desen oynak. oynak dediğim, o da filmin bi’ numarası aslında. işler yolundayken her şey düzgün, muntazam görüntüler. ne zaman ki olaylar sapıtıyor, çekim ekibi de dertlenip dumanlı kafayla devam ediyor filme bildiğin. bu film yanlış yolu tercih etmekle ilgili, bir de işte en başta (ya da filme göre bakarsak en sonda) başımıza gelecek kötü şeylerin farkında olmamamızla ilgili. zamanlamayla ilgili. yoldan geçen bir dallamanın hayatımızı alt üst etmesiyle ilgili. ve ortada yangın söndürme tüpüyle parçalanmış bir kafatası olmasına rağmen ben hala kadın tecavüze uğrarken alt geçide inip olaya tanık olduğu halde kaçıp giden o insanı düşünüyorum. bu filmin “hardcore” sahnesi benim için oydu.

irreversible gibi, “sevdiğimiz insana zarar verirlerse” fikri üzerinden yine, eskilerden the crow var. bir kargayı üzerseniz, iki karga olur. öyle bir durum. lise döneminin sarsıntılı ergen hallerine en güzelinden eşlik etmiş sıkı bir film bu. şu an bile hala duvarıma asabileceğim kadar güzel sahneleri vardı. buraya not düşeyim bu filmin müzikleri ayrı bir güzeldi. müzik evet, müzikal şeyler de var.

sweeney todd the demon barber of fleet street gibi. sokağın acımasız berberi. adam sadece mutlu olmak istiyordu yemin ederim. neler yaptırdınız lan. bu filmin en sevdiğim sahneleri, şu usturalara olan delicesine aşkı anlatan kısım, my friends'i söylüyor johnny depp ve helena bonham carter birlikte. seviyorum; çünkü o sahnede, olayların düzelmesini engelleyen durum olan, başka bir aşk da konu ediliyor. masal gibi film. tim burton denince zaten genelde hissiyat bu. tekrar gerçekçi filmlere dönelim.

mesela oldboy, ben bu filmi yeni izledim. kafam karıştı. huzursuzluk verecek kadar çok şey anlatıyor. üzücü bir film. izlemesi zevkli. sahneler güzel. bağlantılar derin. ama özetle, oldboy bir intikam filmidir, bunun hepimiz farkındayız herhalde. temelde tabii ki ahlak, suç ve ceza tartışması yapıyor. ağzımıza sıçıyor lan. yemin ederim o an çaktırmasam da ben çok kötü oldum beybi. bakın, yine de çok derin düşünmezsek; bu filmden öğrendiğimiz şeylerden biri her zaman iyi bir plana ihtiyacımız olduğudur. ikinci önemli nokta ise, kendinizi her olayda tamamen suçsuz sanmanın, sonrasında “hay dilim kopsaydı da demez olaydım” tribine girmenize sebep olacağı. anladınız bence ne demek istediğimi. bi’ durun bi’ düşünün oğlum. yeterince düşünürseniz zaten, düşmanınızın aklını alırsınız. bu filmde de olan kesinlikle bu. literally.

ama hep böyle sarsıcı değil ama bu tarz filmler. eğlencelisini de çekmişler. 1989 yapımı she-devil diye bir film var mesela. hatırlayacak mısınız bilmiyorum ben bile hatırlamıyorum şimdi doğru düzgün. şişman bir kadının başka bir kadın yüzünden terk edilmesiyle gelişen olayları konu alıyordu. enteresan bir filmdi aslında tekrar izlemek istiyorum. oyuncular da iyi. roman uyarlamasıymış. aklınızda bulunsun bu.

bunların yanında izlemediğim ancak bahsetmek istediğim birkaç film var. 1978 yapımı i spit on your grave (day of the woman) bunlardan biri. vahşet. birkaç adamın tecavüzüne uğrayan bir kadının kendini ifade etmesi üzerine. yani ama ciddi anlamda bunun üzerine, tecavüz ve katliam sahnelerinden oluşuyor okuduğum kadarıyla. intikam ve intikam, yani. bunun gibi başka bir film de, the last house on the left. bunu da izlemedim. sakin ve olağan bir ailenin intikam hırsı ile gözünün dönmesi ile olaylar gelişiyor diyebilirim. bildiğim kadarıyla bu bahsettiğim iki filmin de yeni uyarlamaları çekilmişti/çekiliyor. izleyen anlatsın onları da. beklerim. hem daha bir sürü film var böyle, aklınıza geliyorsa onları da hatırlatın hatta yeri gelmişken.

*

ben de şimdi bu kadar lafın üzerine, yeri gelmişken bir hikaye anlatayım.. geçen gün yolda yürüyorduk özgeyle. “düşünürsek aslında”, dedim; “belki bi’ on yıldır neredeyse bütün bu olan bitenin suçlusu o”.

haklısın”, dedi.

Perşembe, Eylül 03, 2009

bütün o aşkı yutarım!

screaming masterpiece vardı. izlanda müzisyenlerini ele alan bir belgesel. björk'ün new york'ta bir performansından da bir kısım yer alıyor içinde. akıllara zarar gerçekten. festivalde filmde bile izlerken uçtuğumu hatırlıyorum. buradan izleyebilirsiniz.

aşk olayına gelince.. bana bağlanmayın, sizi üzerim.

çünkü aşk derken "tek taşı ben taktım n'aber" diyen asidi kaçmış kola gibi bir yapış yapış bir yanılgıdan değil, yalamaktan bahsediyorum. kalbin aslında sulu ve damarlı bir organ olduğunun farkında, makyajsız aşk. bu arada, google'da damarlı organ diye aratıp buraya gelecek şahsa da şimdiden selamlarımı iletmek istiyorum. inan ki seni de seviyorum, ama arkadaş olarak.

Pazar, Ağustos 23, 2009

edebiyat parçası V

tırnak

otopsim yapılsa,
seni bulurlar.

Cumartesi, Temmuz 25, 2009

friendfeed: çocuk pornosu tartışması

friendfeed diye bir yer var. bi' ara fenasi bir tartışma ortamı yaratınca aktif üye haline gelmiştim. öyle duruyorum aslında bir aktivitem de yok ya. her neyse. bir sosyal ortam orası. insanlar kimi zaman sevimli kedi fotoğraflarını paylaşıyorlar, ya da beğendikleri siteleri. tamam, güzel. kimi zaman da tartışma ortamları oluşturuluyor. mesela sansür.. mesela kezbanlar. mesela porno.. mesela çocuk pornosu. sevgili gaykedi de çocuk pornosuna hafiften dokunup, sanatta çocuk erotizminin kullanılması konusuyla besledi bu sosyal ortamı. fikri tam olarak şuydu:

yabancı sanat sitelerinde çocuk pornografisi değil ama bariz kız & erkek çocuğu erotizmi içeren eserlere çok sık rastlıyorum, bu beni rahatsız ediyor. (© jock sturges, robert gligorov, michal chelbin, hendrik kerstens )


ancak bu beslenme saati pek iyi geçmedi. sebebiyse bu fikirle birlikte o rahatsız olduğu birkaç eseri de yazıya eklemiş olması. fotoğraflardan rahatsız olan diğer friendfeed kullanıcıları şiddetle karşı çıktılar duruma. oysa google'a girip mesela, "acaba jock sturges denen adam ne tür bir sanatsal ruh hali içindeymiş" diye arattığınızda, zaten bu görseller karşınızda. bakın, amacınız porno değilken hem de. sorun yani, bir kopi peyst ile sosyal bir ortama aktarılması mıdır bilemiyorum. ya da "acaba gaykedi dikkat mi çekmeye çalışmıştı" magazini mi.. esas tartışılması gereken başka şeyler var. hem de çok mühim. yoldaki kız çocuklarına bakıp çüküne elleyen o adam gibi.

yine de bir anda sanki tüm çocuk pornosu sektörünün kaynağı bu paylaşımmış gibi tepki verenler oldu. aşağılık bir konu olduğu için insanların duygusal ve tepkisel davranmalarını gerçekten çok iyi anlıyorum. ama fotoğraflarda yasadışı bir taraf yok. belki bu cümleyi "maalesef" diye bitirmeliyim ama yok. sen bunun "sanat" olup olmadığını her platformda tartışırsın, zaten tüm dünyada olan biten de bu. yapılması gereken de budur. bana sorarsanız sorun burada, bir çocuğun herhangi bir şey için kullanılması olabilir, çıplak ya da değil. nihayetinde bilinçli bir kafayla "evet benim bu fotoğrafımı kullanarak istediğin photoshop aktivitesiyle memelerimi büyütebilirsin ve sergileyebilirsin" diyen bir çocuk olduğunu sanmıyorum. ama yapılmış, rahatsız edici bir ifade tarzı, ama yapılmış. legal. alakalı mı bilmiyorum ama size burada bir soru sormak istiyorum, retorik bir soru değil, cidden: korku filmlerinde oynayan/oynatılan çocukların da ruh hali sizce karışık mıdır? karışır mı? o sanata da tükürelim mi.. tükürülmeli mi?

yasalar demişken, hızlı bir taramayla birkaç kaynağa bakabildim sadece. mesela buradan inceleyebileceğiniz bir yazı var, australia council’s protocols for working with children in art başlığı altında. çıplaklık meselesine de değinmiş. 15 yaşın altında her çocuk için, çocuğun ve ailesinin işin doğasını ve amacını tamamen anlaması, örneğin fotoğraf çekimi sırasında ebeveyn ve uzman gözetimi altında tutulması ve cinsel istismar içeren bir amaç gütmediğinde uzlaşılması gibi limitler koyuyor. daha ayrıntısı ve bu gibi yasaların başka örnekleri vardır. arayıp bulmak, okumak tartışmak lazım. yapmak lazım artık bunları. eğer ki bir şekilde çocuk istismarı olduğunu düşündüğünüz bir web sayfasına rastladıysanız, buradan ve buna benzer kimi sitelerden anonim olarak şikayetinizi yapabilirsiniz. bakın bir de burada da bir blog yazısı var "sanat mı değil mi" meselesi hakkında, ayrıntılı okumadım henüz uyarıyorum.

var yani bir sürü şey, benim demek istediğim o.

her şeyin yanında bir de "ya bu fotoğraflara bakıp iç geçirenler olursa" diye bir kaygı var. çocuğunuzu sokağa çıkarmamalısınız o halde. ciddiyim. ciddiyim ve üzgünüm.

ne pis bir dünya bu be..

Pazar, Temmuz 19, 2009

spank me hard and call me a bitch

rock'n coke'a gitmedim. o ayrı bir hikaye şimdi. ama biliyorsunuz the prodigy var(dı) bu gece. o halde bunun hatrına geçmişe bir yolculuk yaparak bir video klip yazısı yazalım şimdi. smack my bitch up üzerinden. bu şarkıyı hep sevmişimdir. ama votkaları tekilaları yuvarlayıp, kokain çekip sarhoş olan bir vandalın, kadın peşinde koştuğu video görüntüleri şarkıdan daha çok ses getirdi zamanında. hele ki sonunda öğrendiğimiz gerçek güzel bir hasssssktiri hak etmişti. iyi anlamda.



tabii ki, kadınlara yönelik şiddeti desteklemesi gibi iddialarla çeşitli feminist gruplar tarafından eleştirildi. televizyonda gösterilmesi de yasaklandı akabinde. ama mtv gelen istekler karşısında gece kuşağı türü bir saatte uyarıyla yayınlama kararı almış klibi yine de. böylece herkes sonsuza dek mutlu yaşamış ve boy boy üç çocukları olmuş, birbirlerini sonsuza dek sevmişler.

ahaha.

rahatsız edici şeyleri seviyorum. bunun hakkında da bir şeyler yazacağım daha sonra. öptüm.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

edebiyat parçası IV

bari

sevdiğin birine..
benzet beni.

Pazar, Temmuz 05, 2009

daddy i'm so sorry, so so sorry..

"itiraf.com hala var mı ya?!" varmış. e bir döneme damgasını vurmuştu tabii. hayat okulu. herkesin "toplum buna hazır değil" diyerek sakladığı şeyler vardır herhalde. toplum demişken şöyle bireylerden bahsediyorum, sapsız diye bir adam yazmış mesela bunu iki yıl önce:

"yıllar önce yaptığım bir itirafa cevaben profili 26 yaşında istanbul'da yaşayan bir kadın arkadaş 'ereksiyon ne demek ?' diye sormuştu. ben de şiddetli baş ağrısı diye cevaplamıştım. hala merak ediyorum ofiste başı şiddetli ağrıdığında millete ne dedi."

vuu-hu. neyse zaten aynı kadın "başım ağrıyor bu gece olmaz" da diyecek ne de olsa.

benim sevdiğim itiraf sitesi başka ama. post secret. arşivlerine buradan ulaşılıyor. isterseniz posta yoluyla, isterseniz direkt siteye göndererek ya da o da olmadı twitter'dan sırlarınızı gönderebilirsiniz. yeter ki anlatacak birkaç hikayeniz biraz da yaratıcılığınız olsun. ha site sahibine göre yeterince yaratıcı olamadıysanız, sırlarınız burada yer alabilir. bence, ana arşive girebilenler arasında çok bayık ve klişe olanlar da var gerçi. ama sanatsal itiraflar da var. bakın.

rahatladınız mı?

Cumartesi, Haziran 27, 2009

ıssız adamın seks hayatı

biraz demode bir konudan bahsedeceğim. daha geçen haftaya kadar ıssız adam'ı izlemiş bir insan değildim. umrumda da değildi açıkçası.


ama geçenlerde deviantjesus'la paparazzilerden zor bela kaçarak martinilerimizi yudumlamaya gitmeden önce, ıssız adam'la ilgili birkaç muhabbet döndü istiklal'de yürürken. ben zaten izlememiştim o sırada filmi ama tamamen masum hislerle izlemiş olan sevgili arkadaşım desteklenme isteği ile kendinden emin bir şekilde sordu: "ya adamla tanışıyorsun ilk sevişmelerinizde böyle saçını çekiyor, vuruyor hunharca. kalkıp gitmez misin düşünsene?" tamam tamam 'hunharca' kelimesini kullanmamıştı onu ben dedim şimdi. cevap olarak "nereme vuruyor", diye sordum sakince. ah sevgili günlük, biz büyüdük ve kirlendi dünya.

eve döndüm. soruyu görmem lazım. hayır yani bu kadar laf döndü filmin ardından her yerde, herkes birden ıssız adam oldu, kişisel iletilerde filmden replikler yer aldı, hüngür hüngür ağladı insanlar sallamadım. bana filmi izleten dinamiğe bak.. tabii ben ilk başka sadece sorulan kısma bakıp çıkacağım diye düşündüğüm için, youtube'u açtım. ama sonra izledim tamamen. sonuç: müzik güzel. güzel birkaç sahne var. ve oyunculuk kötü. burada susacağım. filmi youtube'dan izleyip sonra buradan teknik dır dır yapmak şu an içimden gelmiyor. benim niyetim soruya cevap vermek.

amacının bana reel şiddet uygulamak olmadığının bilincindeysem zaten "saçımı çekti hayvan" demem ben bir ıssız adama. "yeah beybi" derim. ancak filmde adamın kişisel gelişimini tamamlayamamış olduğu kadına yatakta bu hislerini bir yetişkin gibi aktaramamasından belli oluyor. kimse kafaya takmamış son sahneye ağlamaktan ama seks iletişimsizliği diye bir şey var cidden bu filmde. asıl sorun beyin ıssızlığı.

açıkça "ağzına tükürmek istiyorum" diyemedikten sonra sevginin bir anlamı kalır mı.. bunu düşünmek lazım. bir de ıssız adamları sevmiyorum ya. gördüğüm kadarıyla erken boşalıyorlar.

Salı, Haziran 09, 2009

ebeveyn banyosu

kuşak farkından ve kültürel çatışmalardan belki, ebeveynlerimizle ilişkilerimiz biraz sorunlu. nihayetinde bizi meydana getirdikleri için, bu projeyi istedikleri font'la yazmak istiyorlar. ancak biz kötü tohumlar, marjinlerden taşabiliyoruz. rahat olamıyoruz ya hani. gizli çevrilen işler var. bana "ateist olduğumu babam bilmiyor" diyen de oldu. "23 yaşıma gelince anneme bakire olmadığımı söyleyeceğim" deyip söyleyemeyen de. ya da aslında üniversiteye devam etmediğini. şimdi esas soru şu: peki o sırada ebeveyn banyosunda neler oluyordu?

buradaki şeyleri seviyorum.

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

kabuslar, david lynch ve blue velvet

david lynch filmlerinden korkuyorum. bir korku filminden bile bu kadar korkmam belki. korkma fikrinden hiç hoşlanmadığımı da zaten, beni tanıyanlar biliyordur. acı çekmek bile bazen "acı çekeceğim sanırım" fikrinden daha kabul edilebilir geliyor.

dün gece rüyamda çok kötü şeyler gördüm yine. bir kadının yiyecek sattığı bir dükkanı vardı. kalabalıktı çok. herkes bir şeyler alıyordu. bir adam geldi sonra. "spesiyalinizden istiyorum" dedi. kadın herkesin gözleri önünde kendi kollarını kesti. ve paket yaptırıp adama verdi. bu ne şimdi? böyle rüya, bilinçaltı vs. türü şeyleri anlaşılmaz şekilde film haline getiren insanlardan biri de lynch olduğu için daha önce ekşi sözlük'te yazdığım bir yazıyı buraya taşıyorum bu gazla. final döneminde tembelliğe kaçtığımı düşünebilirsiniz belki ama, hayır. anlamlı bir şey bu. yazdıklarım, adamın az çok en anlaşılır filmlerinden biri olan blue velvet ile ilgili. biraz düzenledim sadece. nedir blue velvet?

pleasantville adlı filmi izleyenlerin çoktan alışkın olduğu, her şeyin yolunda gittiği hatasız/kusursuz insanların çaylarını yudumlayıp sağlıklı beslendiği; ilişkilerin düzeyli yaşandığı hayal mahsülü bir kasabada açılan bir delikten acı verecek kadar gerçek kimi ortamlara akan bir film bu. kırmızı bir itfaiye aracının güneşli bir günde yavaş çekim vazifeden dönüşündeki dingin hava ne denli rahatsız edici bir hatasızlıksa, sevişirken "vur bana" diye inleyen kırmızı rujlu hatunun sıradışı, olumsuz, toplumun alışık olmadığı halleri bir o kadar çekici.

david lynch kanımca bu filminde, sinir bozucu düzenlilikte görülen dünyada dalınan rüyalara işaret etmenin yanında, "rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek mi" sorusu ile karşımıza çıkıyor. frank'in acımasız kanlı kulak koleksiyonu dünyasında suç işlenmeyen kasabalar mı hayaldir yoksa diye de sorgulamakta.

haftasonu düzeyli gece gezmeleri yaşayan her daim hanım hanımcık iyi aile kızları ile makyajı akmış kolları çürümüş yarı çıplak bir kadının tezatlığı david lynch'in alışılmış psikolojik oyun seansı işte. "mavi kadife" dedikleri bir kadının elbisesi iken ne denli tahrik edici duruyorsa bir kasabanın gökyüzünü temsil ederken o denli durağandır ne de olsa. o kadar tuhaf bir dünyadır ki, dışarıdaki. sarışın bir kız ardıç kuşlarının temsil ettiği aşkı ararken, esmer bir kadın ardıç kuşunun afiyetle yediği böceklerin farkındalığını yaşamakta, ve deli olmadığının bilincinde olarak hayatta kalmaya çalışmaktadır. birileri de tokadı bastıktan sonra "dua et hala hayattasın, peh" diyerek bunu ona ısrarla hatırlatır zaten.

mesela, kötü olmak nedir? tuhaf olan nedir? bir şarkıyı dinlerken üzülen/duygulanan/ağlayan/içlenen/eşlik eden/geçmişe dalan bir insanın yeri geldiğinde o şarkıyı bir kadından duyabilmek istediğinde o kadını "becermek" için kulak da kesebiliyorsa; bunun açıklaması nerede aranmalıdır? bir kadın yatakta tokadı yemeden/canı acımadan içine tutku dolamıyorken, aynı kadın çocuğunu kucakladığında yüzüne "arınmış" bir gülümseme yerleşiyorsa; gerçekten hissetmek istediği nedir? pembe bigudili genç kızımız aldatılmayı kabul ederken aşkın gerçek yüzünün hayallerindeki gibi olmadığını anlıyorsa, esmer kadın "seni dolapta aradım dün gece" diyerek acı gerçeklerle dolu bir hayatta bir hayalin peşinde koşmanın anlamını/anlamsızlığını paylaşıyorsa, ...

belaya bulaşmamamız gerektiği toplum tarafından sürekli beynimize itelenmiş ve aksini yaparsak beyni akmış adamlarla karşılaşabiliriz malum. ancak belaya bulaşmamak hep işin iyi yanı gibi addedilse de, biz hep cümlenin ikinci yarısının hayalini kurarız. yedinci kata çıkmak isteriz. suç ortakları ararız. insanoğlu hep arıyor. tehlikeli olanı (frank)/yasaklananı (kulak hakkında soru sorulmayacak)/anlatılmaması gerekeni (sandy anlatmaması gereken her şeyi ilk geceden anlatır).. ancak sonra hayalden uyanırız, ve radyoda her gün aynı şeylerden bahseden birinin konuşmalarıyla "günaydın" diyerek güne başlayan, sıradan huzurlu insanların, çizilmiş gibi duran düzenli evleriyle karşılaşırız. ve çizilmiş gibi duran insanlarla. temiz kalbiyle safça aşık, huzur verecek bir kıza "seni seviyorum" demekte zorlanmanın sebebi, hiçbir zaman beraber olmamak gereken kırmızı rujlu bar şarkıcısı bir kadını düşünüyor olmaktır. ancak toplumca doğru bilinen, kötü kızlarla takılmanın pek fena olduğudur. bu yüzden ki; içimizdeki heyecan arayan ruhun fısıltıları bu film için tabiri yerindeyse, bir kulağımızdan girer, öbür kulağımızdan çıkar. kahramanımızın da başına işte bu geliyor. çürümeye yüz tutmuş, araştırılmaması gereken "tabu"ları temsil eden bir kulak, nihayetinde bir bedene tutunmaya devam eden "toplumun öngördüğü" sağlıklı bir kulağa dönüşüveriyor. ve o kulak ardıç kuşu sesleri duyuyor. huzurlu (?) yuvasında...

ama hayır; bu bir aşk filmi değil. ve bence mutlu sonla bitmiyor. çünkü ardıç kuşları böcek yemeye devam ediyor. o böcek filmin sonunda bizim midemize de iniyor. çünkü biliyorum ki şahsım da bazen yedinci kata çıkıyor, kırmızı rujunu sürüyor; ...:

- hit me.

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

to podcast or not to podcast, that is the question!

podcast takip edip, dinleyebilme imkanı sağlayan cihazlar, "geeky" bir bakış açısıyla oldukça sevimli. farklı yöntemleri vardır ama e71 için şu şekilde anlatabilirim:

telefonunuzda menu başlığına girdikten sonra media klasörünü açın. içinde podcasting başlığı altında ayrı bir bölüm olacak. burada üç seçenekle karşılacaksınız; podcasts, directories ve search. henüz bir aboneliğiniz yoksa, search ya da directories başlıklarını kullanarak ilginizi çeken bir alanda yayınlara ulaşabilirsiniz. örneğin, arama kısmına trip-hop music yazdığınızda, telefonunuz size konuyla ilgili birkaç yayın getirecek. seçeneklerden herhangi birine tıklayarak üye olun. ya da directories başlığından, konulara göre ilerleyerek yine yayınlara ulaşabilirsiniz. ha bu da olmadı diyelim, istediğiniz podcast'in internet bağlantısını new podcast seçeneği ile kaydedip, yine üye olabilirsiniz. bundan sonra, podcasts başlığı altında bu şekilde üye olduğunuz yayınlara ulaşıp, güncelleyin. ardından istediğiniz bölümü select, download ile telefonunuza indirip dinleyin.

peki neleri dinlerseniz dünya daha güzel bir yer olur? aslında çok fazla seçenek var. ben şimdilik 10 tanesinden bahsedeceğim. belki sonra devamı çekilir.

1- idyllic music: dinleyin! uzatmayacağım.

2- the lost podcast wth jay and jack: LOST tartışan iki gencin programı. diziyi izledikten sonra "acaba black smoke o adamın kulağına kaçtığı için mi öyle oldu yoksa eşşeğin zikinden dolayı mı" türü muhabbetlere giriyorsanız, takip etmeniz yerinde olur. oldukça interaktif geçiyor üstelik, sorularınızı gönderip, teorilerinizden bahsedip yorumlar alabilirsiniz. gerçi ben bunu yapanlara deli gözüyle bakıyorum ama, olsun. eğlenceli. dinliyorum ben.

3- english as a second language podcast: "this is a man" yerine "that guy over there", "this is very boring" yerine "i am bored to death" demek isteyenlerin "podcast"i. ingilizce konuşurken kendinizi ifade ettiğinizi zannediyorsanız kesinlikle takip edin. aydınlanacaksınız cidden. ders dinliyorum havasında sıkıcı da değil. neşe doluyor insan.

4- indiefeed: müzik sebili. "indiefeed works with artists to bring you the best new music in single-song downloadable mp3s". yep! bizim için çalışıyorlar. dinlediğiniz şarkı hakkında ayrıntılı bilgi edinebileceğiniz, sadece ortalıkta olup biteni dinlemekle yetinmeyeceğinizi anlamış, bize çok yakın bir podcast bu.. teşekkür ediyorum. cidden.

5- radio lingua network - learn spanish with coffee break spanish: kahve arasında size ispanyolca öğreten podcast. ileri düzey derslere erişebilmek ücretli ancak başlangıç seviyesi derslerini indirebiliyorsunuz. şu aşamada zaten bu yeterli diye düşünüyorum. iki kişi hazırlıyorlar yayını. öğrenmek istediğiniz diğer bir dil varsa, radio lingua network'ten ispanyolca haricinde seçeneklere de ulaşabilirsiniz. güzel bir oluşum.

6- drink 'til we're funny: bir grup arkadaşın toplanıp geyik yaptığı bir yayın. şöyle bir durum var; çok eğleniyorlar. ama bazen kendinizi muhabbetine yabancı olduğunuz bir arkadaş grubunun ortasında kalmış esprilere boş gözlerle bakan insan gibi hissediyorsunuz.

7- cuddle podcast: baba kucağı gibi bir podcast. cıvır cıvır birkaç velet var ve babaları onlara masal okuyor. ancak bildiğimiz masallardan biraz farklı. günümüze uyarlanmış az çok, oldukça eğlenceli. üstelik çocuklardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmama rağmen.. ve evet, onlar da rapunzel'in saç dipleri nasıl oldu da acımadı diye düşünüyorlar. aynen benim gibi.

8- diet and fitness podcasts: kızlar bu sizin için. eğer "ben ne yediğimi kendim bile bilmiyorum, birinin bana anlatması lazım" diyorsanız, takip edebilirsiniz. sevmediğim yanı, bir program havası yok, bir metni size okuyarak bilgilendiriyor. bu biraz sıkıcı. hoş, diet ne zaman eğlenceli oldu ki..

9- this week in tech: mekanik ilerlemeyen teknolojik muhabbet. bu yüzden güzel. vakti zamanında en iyi teknoloji podcast'i seçilmiş.

10- submission and coffee (18+): "edepsiz bir şeyler dinlemek istiyorum" derseniz. aslında biraz geç kaldınız, çünkü bu yayın sona erdi. ama eski bölümleri indirebilmeniz için arşivi hala saklıyorlar. özetle, master slave ilişkisi içinde olan aşık bir çiftin başından geçenler diyebiliriz. bölümlerde müzik de var. ciddi anlamda seks de. dinleyici mektupları ve bilgilendirici metinler de. jeneriğinde "toplumunuz bu yayını dinlemenizi hoş karşılamıyorsa, farkındalık sahibi bir topluma taşının", diyordu. "o meseleyi hiç açma" demek istiyorum müsadenizle.

bundan sonrası size kalıyor.
yukarıdakiler yetmiyorsa, buradan kafanıza göre de takılabilirsiniz.
"ben de konuşacağım" diyorsanız, buradan öğrenebilirsiniz.
sesinizi duyurun derim ben.

not: "bunu kesinlikle dinlemen lazım" dediğiniz bir şey varsa, bana iletin.

Pazartesi, Mart 23, 2009

fairuz derin bulut vs. ali tekintüre: arabesk

geçen gece babylon'da fairuz derin bulut vardı. ali tekintüre eserleri ile hazırladıkları arabesk albümün konseriydi. bildiğin arabesk. babylon'da.

şimdi sahtekar davranmak istemem, ben bu arabesk şarkıları sevgili fairuz dahil olmasaydı; türk filmlerinde kulağıma çalınanlar dışında ne bilecektim, ne dinleyecektim. jazz dinleyip, popüler kültüre karşı çıkmaktan da değil bu. böyle bir insanım. ama herhalde birinin düzenlemesini ve doğru zamanda sunmasını yadırgamadım. farklı kategorilerde algılanıp bir yerinden ortak noktası olan kavramların buluşmaları ilgi çekici olabiliyor. ali tekintüre "ben yıllar önce bu şarkıları yazdığımda böyle bir şey olacağını nerden bilebilirdim" dedi konserin başında; bir süre sonra zaten dinleyiciler "karbeyaz saçımı yolasım gelir" diye efkarla bağırıyordu. bu yüzden haklıydı sanırım adam.

konserde eski albümden sinek saz ve kelebek varyete'yi çaldılar. kelebek varyete çalarken üzerime alınmak istedim kimse farkında olmasa da. bir de girişte bir kasenin içinde şu kamyon arkasına yapıştırılan parlak zeminli çıkartmalardan vardı bir sürü. üstlerinde albümdeki şarkıların isimleri yazılıydı. albüm demişken, fairuz derin bulut dinlerken bulmak istediğim maniac şeylerin çoğunu kundante'deki saf haliyle değilse de yine fazlasıyla buldum. vokallerde gonca öncel ve serkan döver var. bütün sözler ali tekintüre'ye ait. arabesk dinleyen de, ruhunda arabesk olmayan da zevk alır gibi bir his var içimde. bir de burada güzel bir yazı var albümle ilgili. dinleyin. hem için, açılırsınız.

Önceki Kayıtlar