TAŞINDIM!


eski yazı ve yorumlar burada da duruyor halen, yazıları yeni bağlantıya da taşıdım. yani bu sezon bitti. yeni sezon burada:


KELEBEKVARYETE.COM






Pazartesi, Mayıs 17, 2010

çocuk olalım.

portfolio nedir? reklam ve yaratıcılık okulu. şimdi böyle söyleyince kafanızda "peh" gibi bir tepki oluşuyor tahmin ediyorum. hayır hatta tahmin etmekle kalmıyorum, o bakışı defalarca bizzat gördüm. para tuzağı işler, denir. ben de geçtiğimiz ay boyunca eğitimde başıma gelenleri anlattıkça, bana “pınar canım, bir tür stockholm sendromu yaşıyor olmadığından emin misin?” diye soranlar bile oldu. çünkü çoğu zaman, katlanılacak iş değil.di. onlara göre.

ben bana göre olan kısmını biraz anlatayım.

başvuru sonrası her şeyin en başında bir mülakat süreci yaşarsınız. ferhat gelir. sizinle oynar, döver, sever, söver. bakın eğer sizde (hamurunuzda) bi’ numara yoksa, bu aşamada kaybediyorsunuz ne yazık ki, onu söyleyeyim. ama bunu karşı tarafın bir ukalalığı olarak algılamayın. onlar iyi çocuklar. ama ancak sizde var olanı ortaya çıkartıp geliştirebilirler ve sizin talep ettiklerinizi öğretebilirler. neyse, nihayetinde mülakat sonrası hayatta kalanlar arasından bir ekip oluşur. 

işte o ekip olarak, eğitim süresince türlü "brief"lere maruz kalırsınız. maruz kalmak dedim ama bu iyi anlamda, çünkü zaten istediğiniz de bu değil miydi? değilse zaten, aslında “ya dur ben şu reklam işine gireyim, ortamlara akarım oh mis” filan diyorsanız, öperler sizi orada bildiğin. hoş değil. ciddiye alın. kaçmayın bu yüzden, zor gelse de üzerine gidin. biliyorum iyice kişisel gelişim kitabı moduna girdim ama durum bu. mesela kabaca reklamcılık lafı geçmiştir eğitimlerde arada. haklılar. mülakatta bile bunun sinyallerini bir gerizekalı değilseniz alıyorsunuz zaten. devamını eğer gideceğiniz varsa kendiniz görürsünüz  neyse, spoiler vermeyeyim şimdi. ama portfolio’nun tersi pistir onu diyeyim. ama “kirlenmek güzeldir” filan gibi düşünün bunu.



peki ben şimdi bütün bunları niye anlattım! 5 haziran: yeni dönem. başlıyor, çünkü. bilin istedim. fikir üretmeye, düşünmeye, reklama ve türevlerine niyetiniz varsa gardınızı alın, gidin, görün, gösterin. ferhat tümer'i dinleyin. eğitmenleri dinleyin. haluk mesci'yi dinleyin. alemşah öztürk'ü dinleyin. haluk sicimoğlu'nu dinleyin. ve bir sürü başka kişiyi. ama ekibinizdeki arkadaşlarınızı da dinleyin, sorun, konuşun. akıllı olun. “ee sana noldu?” derseniz, tamamlamam gereken birkaç brief daha var şu ara. ama bitecek, dayağı yerim zaten aksi durumda. literally!

ben işte, konuyla ilgili aklınıza takılan bir şey olursa buralardayım. ancak hayat toz pembe değil tabii ki, benim aklıma takılan şeyler de en kısa zamanda çözülür diye umalım.

Cuma, Mart 12, 2010

daycraft made my day.

geçen gün güzel bir şey oldu.

kırtasiye malzemeleri aşkı kimi insanlarda vardır. doğuştan gelen bir lanet herhalde. favorim, not defterleri ve kalemler. herhalde bunun sebebini fazla düşünemezsiniz. neyse konuya geçeyim.

bi' gece otururken, hong kong'tan bir e-mail geldi. oranın beğenilen not defteri ve ajanda serilerini üreten bir şirket olduklarını ve bana ürünlerinden örnekler göndermek istediklerini yazmışlar. isimleri daycraft. paranoyak olduğum için inanmadım. ancak sitelerine girdiğimde düşündüğüm tek şey, "bu defterleri istiyorum adamım ha anlıyor musun?" türü bir şeydi. araştırdım ben de, ciddilerdi.

tecrübelerime dayanarak, uluslararası kargoya pek inanmıyorum. ama üç gün içinde geldi defterler, demek ki bi' güç var! altı tane defter göndermişler:

1. cool notebook: en sevdiğim bu. yuvarlaklara dolanan iple kapatılabilen çizgili bir defter. üzerinde müzik seti figürü var. negzel. bunun kameralı versiyonu var bir tane siyah, eminim sinemaseverler ona bayılacaklardır.



2. feminique: kapağının kadife olması sebebiyle dokunmaktan kendimi alamıyorum buna ama biraz kokoş. yani biraz derken, içinde ayna var o derece! ama onun haricinde gayet kullanışlı bir içeriği var. ara ara eğlenceli çizimler var içinde. güzel bir ajanda bence. kızsal biraz.



3. cantoon notebook: ince uzun, kareli defter bu. üzerinde anlayamadığım ve bana bir şey ifade etmeyen ama açıklamasında okuduğum kadarıyla onlar için anlamlı bir çizim var. kese kağıdı renginde, yapısı da o tarz. yani çevreci duruyor bu bayağı. minimal. kareli defter. o kadar. ve bu iyi.



4. chromatic days: bu da ajanda. renkli filan, eğlenceli bir tarzı o var o ayrı da en güzeli sert bir kapağı yok ve oldukça ince. yani yanımda ajanda taşıyacağım diye, şekilden şekile girmezsiniz bununla. ancak her haftayı bir sayfaya sığdırmışlar tabii ki bunun için, "çok meşgulüm" diyorsanız sizi bozar.


5. signature sketchbook: kırmızı kapaklıyı göndermişler! tenk yu. çizim ve karalama defteri bu. düz boş sayfalardan oluşuyor. yanılmıyorsam moleskine sketchbook'a göre biraz daha ince sayfaları. ama benim hoşuma gitti. hem görünüşü güzel, hem de kullanışlı diye düşünüyorum.


6. decoder sketchbook: bu benim hayatımda gördüğüm en pembe şey olabilir. sayfaları da pembe ve yani, nasıl desem, pembe! diğer defterlere göre büyük bu. üzerinde işaret dili ile ilgili çizimler var. ben renkli sayfalı defterlere pek ilgi göstermem ama, bir zararı yok şimdilik. yazdığın, çizdiğin şey üzerinde gözüksün de, derdim o benim.


sitelerinde bunlar haricinde başka seçenekler de var tabii ki. bence mutlaka bakın. bana kalsa, ben hepsini beğendim de! bu arada defterleri foreal lee gönderdi bana. ne diyeyim, thank you! sonuç olarak, çok mutlu oldum. sitelerinde de yazıyor ya, "we make your day" diye, güzel hale getirdiler cidden günümü.


bu arada bu defterlerle ilgili fikrinizi gerçekten çok merak ediyorum. yazın lütfen. belki gelirler buraya?

Pazar, Şubat 14, 2010

edebiyat parçası VI

paradoks

ben sana hiç,
şiir yazmadım.

Cumartesi, Ocak 23, 2010

one day, one movie, one martini.

tumblr güzel bir şey diye düşünüyorum. arada bahsedeyim o halde dedim, bir etiketimiz de bu olsun. mesela şöyle bir blog var: one day one movie.

günlük film ihtiyacımızı tatmin edecekmiş iddia ettiğine göre. bence biz yine de o şekilde tatmin olmayalım da, filmlerden güzel sahneleri alıp; kimi zaman altyazı ile görsel haline getirme olayı hoşuma gidiyor benim. "film bok gibiydi ama bir sahne vardı güzeldi" dediğimiz filmler bile olmuştur mesela. o yüzden bazen kare kare incelemek enteresan geliyor.

bu blog da işte her gün bir film seçip, ondan kareler derliyor. konulu blog, zaten tadından yenmeyen ve ne yazık ki; şu an okuduğunuz blogun mesela, tam olarak sahip olamadığı bir oluşum, severim. o yüzden bu şekilde görseller barındıran bildiğiniz başka blog varsa haber verin.


*
bu arada, "yazmayalı uzun zaman oldu" muhabbetine girmeyeceğimi tahmin edersiniz. zaman zaman hepimize olur. yani şöyle bir durum:



mucuk.

Cumartesi, Ekim 03, 2009

mezarlarınıza tüküreceğim

intikam filmlerinden bir süredir bahsetmek istiyordum. öyle “hadi listeleyelim” heyecanıyla değil ama bu da bir nevi liste olacak. sırasız. ve belki spoiler filan.

şimdi konu intikam olunca son dönemde aklımıza quentin tarantino gelir herhalde. yani bakın benden size bir dost tavsiyesi, bu adama bulaşmayın oğlum.. kafa derinizi yüzer, kemiklerinizi dışarı fışkırtır acımadan. en son inglourious basterds ile alman ırkından intikamını aldı. bu film gerçek bir dram üzerinden anlatılan, tamamen fantastik bir hikaye. yine detaylar, güzel müzik. ve kan vardı, böyle yanık et kokusu vardı; bunları planlarken usulca pencereden bakan güzel bir kadın vardı. olay bu. zaten kabul etmek gerekir ki hoşuma gidiyor bebeyim benim bu hastalıklı haller. hem mantıklı düşünürsek, öte dünya fikri de muallakta olduğuna göre, nazilerin cehennemi de ancak böyle bir şey olabilirdi. tarantino bundan önce de zaten kill bill serisi ile, hayatımızın orta yerine sıçan insanlara gününü göstermişti. gelinlerden hoşlanmam pek ben, ama kill bill gelini idolüm. güzel kesti biçti o kadar adamı.

yine kill bill gibi oluk oluk kan akan, kült olayım ben maksatlı bir intikam filmi daha var. machine girl. aslında ben hepsini izlemedim bu filmin. atıp tutmayacağım fazla o yüzden. ama özetle gözlerimizi ekrandan kaçırtan bir film diyebiliriz. amacı da bu. kesiyorlar herkesi. ama ben de ne yapayım eskiden beri elektrikli testere türü olayları sevemedim işte. ana fikir sanırım, japonları sinirlendirmemeliyiz. bakın buraya yazıyorum, unutmayalım bunu.

şimdi tabii kill bill ve machine girl gibi anime tadında ölüm sahneleri içeren filmlerin yanında, gerçekçi intikam sahneleriyle ünlü filmler de var. irreversible var mesela. ilk gösterime girdiğinde çok konuşulmuştu. hatta sanki özellikle seyretmeye gidip filmin yarısında söylenerek sinemayı terk eden ve fenalık geçiren eleştirel bir ekip vardı. filmde tersten akıyor her şey, kamera açısı desen oynak. oynak dediğim, o da filmin bi’ numarası aslında. işler yolundayken her şey düzgün, muntazam görüntüler. ne zaman ki olaylar sapıtıyor, çekim ekibi de dertlenip dumanlı kafayla devam ediyor filme bildiğin. bu film yanlış yolu tercih etmekle ilgili, bir de işte en başta (ya da filme göre bakarsak en sonda) başımıza gelecek kötü şeylerin farkında olmamamızla ilgili. zamanlamayla ilgili. yoldan geçen bir dallamanın hayatımızı alt üst etmesiyle ilgili. ve ortada yangın söndürme tüpüyle parçalanmış bir kafatası olmasına rağmen ben hala kadın tecavüze uğrarken alt geçide inip olaya tanık olduğu halde kaçıp giden o insanı düşünüyorum. bu filmin “hardcore” sahnesi benim için oydu.

irreversible gibi, “sevdiğimiz insana zarar verirlerse” fikri üzerinden yine, eskilerden the crow var. bir kargayı üzerseniz, iki karga olur. öyle bir durum. lise döneminin sarsıntılı ergen hallerine en güzelinden eşlik etmiş sıkı bir film bu. şu an bile hala duvarıma asabileceğim kadar güzel sahneleri vardı. buraya not düşeyim bu filmin müzikleri ayrı bir güzeldi. müzik evet, müzikal şeyler de var.

sweeney todd the demon barber of fleet street gibi. sokağın acımasız berberi. adam sadece mutlu olmak istiyordu yemin ederim. neler yaptırdınız lan. bu filmin en sevdiğim sahneleri, şu usturalara olan delicesine aşkı anlatan kısım, my friends'i söylüyor johnny depp ve helena bonham carter birlikte. seviyorum; çünkü o sahnede, olayların düzelmesini engelleyen durum olan, başka bir aşk da konu ediliyor. masal gibi film. tim burton denince zaten genelde hissiyat bu. tekrar gerçekçi filmlere dönelim.

mesela oldboy, ben bu filmi yeni izledim. kafam karıştı. huzursuzluk verecek kadar çok şey anlatıyor. üzücü bir film. izlemesi zevkli. sahneler güzel. bağlantılar derin. ama özetle, oldboy bir intikam filmidir, bunun hepimiz farkındayız herhalde. temelde tabii ki ahlak, suç ve ceza tartışması yapıyor. ağzımıza sıçıyor lan. yemin ederim o an çaktırmasam da ben çok kötü oldum beybi. bakın, yine de çok derin düşünmezsek; bu filmden öğrendiğimiz şeylerden biri her zaman iyi bir plana ihtiyacımız olduğudur. ikinci önemli nokta ise, kendinizi her olayda tamamen suçsuz sanmanın, sonrasında “hay dilim kopsaydı da demez olaydım” tribine girmenize sebep olacağı. anladınız bence ne demek istediğimi. bi’ durun bi’ düşünün oğlum. yeterince düşünürseniz zaten, düşmanınızın aklını alırsınız. bu filmde de olan kesinlikle bu. literally.

ama hep böyle sarsıcı değil ama bu tarz filmler. eğlencelisini de çekmişler. 1989 yapımı she-devil diye bir film var mesela. hatırlayacak mısınız bilmiyorum ben bile hatırlamıyorum şimdi doğru düzgün. şişman bir kadının başka bir kadın yüzünden terk edilmesiyle gelişen olayları konu alıyordu. enteresan bir filmdi aslında tekrar izlemek istiyorum. oyuncular da iyi. roman uyarlamasıymış. aklınızda bulunsun bu.

bunların yanında izlemediğim ancak bahsetmek istediğim birkaç film var. 1978 yapımı i spit on your grave (day of the woman) bunlardan biri. vahşet. birkaç adamın tecavüzüne uğrayan bir kadının kendini ifade etmesi üzerine. yani ama ciddi anlamda bunun üzerine, tecavüz ve katliam sahnelerinden oluşuyor okuduğum kadarıyla. intikam ve intikam, yani. bunun gibi başka bir film de, the last house on the left. bunu da izlemedim. sakin ve olağan bir ailenin intikam hırsı ile gözünün dönmesi ile olaylar gelişiyor diyebilirim. bildiğim kadarıyla bu bahsettiğim iki filmin de yeni uyarlamaları çekilmişti/çekiliyor. izleyen anlatsın onları da. beklerim. hem daha bir sürü film var böyle, aklınıza geliyorsa onları da hatırlatın hatta yeri gelmişken.

*

ben de şimdi bu kadar lafın üzerine, yeri gelmişken bir hikaye anlatayım.. geçen gün yolda yürüyorduk özgeyle. “düşünürsek aslında”, dedim; “belki bi’ on yıldır neredeyse bütün bu olan bitenin suçlusu o”.

haklısın”, dedi.

Perşembe, Eylül 03, 2009

bütün o aşkı yutarım!

screaming masterpiece vardı. izlanda müzisyenlerini ele alan bir belgesel. björk'ün new york'ta bir performansından da bir kısım yer alıyor içinde. akıllara zarar gerçekten. festivalde filmde bile izlerken uçtuğumu hatırlıyorum. buradan izleyebilirsiniz.

aşk olayına gelince.. bana bağlanmayın, sizi üzerim.

çünkü aşk derken "tek taşı ben taktım n'aber" diyen asidi kaçmış kola gibi bir yapış yapış bir yanılgıdan değil, yalamaktan bahsediyorum. kalbin aslında sulu ve damarlı bir organ olduğunun farkında, makyajsız aşk. bu arada, google'da damarlı organ diye aratıp buraya gelecek şahsa da şimdiden selamlarımı iletmek istiyorum. inan ki seni de seviyorum, ama arkadaş olarak.

Pazar, Ağustos 23, 2009

edebiyat parçası V

tırnak

otopsim yapılsa,
seni bulurlar.

Cumartesi, Temmuz 25, 2009

friendfeed: çocuk pornosu tartışması

friendfeed diye bir yer var. bi' ara fenasi bir tartışma ortamı yaratınca aktif üye haline gelmiştim. öyle duruyorum aslında bir aktivitem de yok ya. her neyse. bir sosyal ortam orası. insanlar kimi zaman sevimli kedi fotoğraflarını paylaşıyorlar, ya da beğendikleri siteleri. tamam, güzel. kimi zaman da tartışma ortamları oluşturuluyor. mesela sansür.. mesela kezbanlar. mesela porno.. mesela çocuk pornosu. sevgili gaykedi de çocuk pornosuna hafiften dokunup, sanatta çocuk erotizminin kullanılması konusuyla besledi bu sosyal ortamı. fikri tam olarak şuydu:

yabancı sanat sitelerinde çocuk pornografisi değil ama bariz kız & erkek çocuğu erotizmi içeren eserlere çok sık rastlıyorum, bu beni rahatsız ediyor. (© jock sturges, robert gligorov, michal chelbin, hendrik kerstens )


ancak bu beslenme saati pek iyi geçmedi. sebebiyse bu fikirle birlikte o rahatsız olduğu birkaç eseri de yazıya eklemiş olması. fotoğraflardan rahatsız olan diğer friendfeed kullanıcıları şiddetle karşı çıktılar duruma. oysa google'a girip mesela, "acaba jock sturges denen adam ne tür bir sanatsal ruh hali içindeymiş" diye arattığınızda, zaten bu görseller karşınızda. bakın, amacınız porno değilken hem de. sorun yani, bir kopi peyst ile sosyal bir ortama aktarılması mıdır bilemiyorum. ya da "acaba gaykedi dikkat mi çekmeye çalışmıştı" magazini mi.. esas tartışılması gereken başka şeyler var. hem de çok mühim. yoldaki kız çocuklarına bakıp çüküne elleyen o adam gibi.

yine de bir anda sanki tüm çocuk pornosu sektörünün kaynağı bu paylaşımmış gibi tepki verenler oldu. aşağılık bir konu olduğu için insanların duygusal ve tepkisel davranmalarını gerçekten çok iyi anlıyorum. ama fotoğraflarda yasadışı bir taraf yok. belki bu cümleyi "maalesef" diye bitirmeliyim ama yok. sen bunun "sanat" olup olmadığını her platformda tartışırsın, zaten tüm dünyada olan biten de bu. yapılması gereken de budur. bana sorarsanız sorun burada, bir çocuğun herhangi bir şey için kullanılması olabilir, çıplak ya da değil. nihayetinde bilinçli bir kafayla "evet benim bu fotoğrafımı kullanarak istediğin photoshop aktivitesiyle memelerimi büyütebilirsin ve sergileyebilirsin" diyen bir çocuk olduğunu sanmıyorum. ama yapılmış, rahatsız edici bir ifade tarzı, ama yapılmış. legal. alakalı mı bilmiyorum ama size burada bir soru sormak istiyorum, retorik bir soru değil, cidden: korku filmlerinde oynayan/oynatılan çocukların da ruh hali sizce karışık mıdır? karışır mı? o sanata da tükürelim mi.. tükürülmeli mi?

yasalar demişken, hızlı bir taramayla birkaç kaynağa bakabildim sadece. mesela buradan inceleyebileceğiniz bir yazı var, australia council’s protocols for working with children in art başlığı altında. çıplaklık meselesine de değinmiş. 15 yaşın altında her çocuk için, çocuğun ve ailesinin işin doğasını ve amacını tamamen anlaması, örneğin fotoğraf çekimi sırasında ebeveyn ve uzman gözetimi altında tutulması ve cinsel istismar içeren bir amaç gütmediğinde uzlaşılması gibi limitler koyuyor. daha ayrıntısı ve bu gibi yasaların başka örnekleri vardır. arayıp bulmak, okumak tartışmak lazım. yapmak lazım artık bunları. eğer ki bir şekilde çocuk istismarı olduğunu düşündüğünüz bir web sayfasına rastladıysanız, buradan ve buna benzer kimi sitelerden anonim olarak şikayetinizi yapabilirsiniz. bakın bir de burada da bir blog yazısı var "sanat mı değil mi" meselesi hakkında, ayrıntılı okumadım henüz uyarıyorum.

var yani bir sürü şey, benim demek istediğim o.

her şeyin yanında bir de "ya bu fotoğraflara bakıp iç geçirenler olursa" diye bir kaygı var. çocuğunuzu sokağa çıkarmamalısınız o halde. ciddiyim. ciddiyim ve üzgünüm.

ne pis bir dünya bu be..

Pazar, Temmuz 19, 2009

spank me hard and call me a bitch

rock'n coke'a gitmedim. o ayrı bir hikaye şimdi. ama biliyorsunuz the prodigy var(dı) bu gece. o halde bunun hatrına geçmişe bir yolculuk yaparak bir video klip yazısı yazalım şimdi. smack my bitch up üzerinden. bu şarkıyı hep sevmişimdir. ama votkaları tekilaları yuvarlayıp, kokain çekip sarhoş olan bir vandalın, kadın peşinde koştuğu video görüntüleri şarkıdan daha çok ses getirdi zamanında. hele ki sonunda öğrendiğimiz gerçek güzel bir hasssssktiri hak etmişti. iyi anlamda.



tabii ki, kadınlara yönelik şiddeti desteklemesi gibi iddialarla çeşitli feminist gruplar tarafından eleştirildi. televizyonda gösterilmesi de yasaklandı akabinde. ama mtv gelen istekler karşısında gece kuşağı türü bir saatte uyarıyla yayınlama kararı almış klibi yine de. böylece herkes sonsuza dek mutlu yaşamış ve boy boy üç çocukları olmuş, birbirlerini sonsuza dek sevmişler.

ahaha.

rahatsız edici şeyleri seviyorum. bunun hakkında da bir şeyler yazacağım daha sonra. öptüm.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

edebiyat parçası IV

bari

sevdiğin birine..
benzet beni.

Pazar, Temmuz 05, 2009

daddy i'm so sorry, so so sorry..

"itiraf.com hala var mı ya?!" varmış. e bir döneme damgasını vurmuştu tabii. hayat okulu. herkesin "toplum buna hazır değil" diyerek sakladığı şeyler vardır herhalde. toplum demişken şöyle bireylerden bahsediyorum, sapsız diye bir adam yazmış mesela bunu iki yıl önce:

"yıllar önce yaptığım bir itirafa cevaben profili 26 yaşında istanbul'da yaşayan bir kadın arkadaş 'ereksiyon ne demek ?' diye sormuştu. ben de şiddetli baş ağrısı diye cevaplamıştım. hala merak ediyorum ofiste başı şiddetli ağrıdığında millete ne dedi."

vuu-hu. neyse zaten aynı kadın "başım ağrıyor bu gece olmaz" da diyecek ne de olsa.

benim sevdiğim itiraf sitesi başka ama. post secret. arşivlerine buradan ulaşılıyor. isterseniz posta yoluyla, isterseniz direkt siteye göndererek ya da o da olmadı twitter'dan sırlarınızı gönderebilirsiniz. yeter ki anlatacak birkaç hikayeniz biraz da yaratıcılığınız olsun. ha site sahibine göre yeterince yaratıcı olamadıysanız, sırlarınız burada yer alabilir. bence, ana arşive girebilenler arasında çok bayık ve klişe olanlar da var gerçi. ama sanatsal itiraflar da var. bakın.

rahatladınız mı?

Cumartesi, Haziran 27, 2009

ıssız adamın seks hayatı

biraz demode bir konudan bahsedeceğim. daha geçen haftaya kadar ıssız adam'ı izlemiş bir insan değildim. umrumda da değildi açıkçası.

ama geçenlerde deviantjesus'la paparazzilerden zor bela kaçarak martinilerimizi yudumlamaya gitmeden önce, ıssız adam'la ilgili birkaç muhabbet döndü istiklal'de yürürken. ben zaten izlememiştim o sırada filmi ama tamamen masum hislerle izlemiş olan sevgili arkadaşım desteklenme isteği ile kendinden emin bir şekilde sordu: "ya adamla tanışıyorsun ilk sevişmelerinizde böyle saçını çekiyor, vuruyor hunharca. kalkıp gitmez misin düşünsene?" tamam tamam 'hunharca' kelimesini kullanmamıştı onu ben dedim şimdi. cevap olarak "nereme vuruyor", diye sordum sakince. ah sevgili günlük, biz büyüdük ve kirlendi dünya.

eve döndüm. soruyu görmem lazım. hayır yani bu kadar laf döndü filmin ardından her yerde, herkes birden ıssız adam oldu, kişisel iletilerde filmden replikler yer aldı, hüngür hüngür ağladı insanlar sallamadım. bana filmi izleten dinamiğe bak.. tabii ben ilk başka sadece sorulan kısma bakıp çıkacağım diye düşündüğüm için, youtube'u açtım. ama sonra izledim tamamen. sonuç: müzik güzel. güzel birkaç sahne var. ve oyunculuk kötü. burada susacağım. filmi youtube'dan izleyip sonra buradan teknik dır dır yapmak şu an içimden gelmiyor. benim niyetim soruya cevap vermek.

amacının bana reel şiddet uygulamak olmadığının bilincindeysem zaten "saçımı çekti hayvan" demem ben bir ıssız adama. "yeah beybi" derim. ancak filmde adamın kişisel gelişimini tamamlayamamış olduğu kadına yatakta bu hislerini bir yetişkin gibi aktaramamasından belli oluyor. kimse kafaya takmamış son sahneye ağlamaktan ama seks iletişimsizliği diye bir şey var cidden bu filmde. asıl sorun beyin ıssızlığı.

açıkça "ağzına tükürmek istiyorum" diyemedikten sonra sevginin bir anlamı kalır mı.. bunu düşünmek lazım. bir de ıssız adamları sevmiyorum ya. gördüğüm kadarıyla erken boşalıyorlar.
 
 
Copyright © kelebek varyete
Blogger Theme by BloggerThemes Design by Diovo.com